Gelenekler kaybolmaz, sırlanır değerini bilen birileri tekrar canlandırır

Maşuk'un nefesinde, Miraciyye ve dilsiz filmlerinin yönetmeni Murat Pay'ın gelenek ve değerlerle ilgili düşüncelerini değerli bulduk ve paylaşalım istedik.

Gelenekler kaybolmaz, sırlanır değerini bilen birileri tekrar canlandırır

Yönetmen Murat'ın bir söyleşide geleneklerin kaybolması ile ilgili şu düşünceleri ilgimi çekti.

Şöyle diyordu, "Kesinlikle inanmıyorum. Hatta filmin adında ideolojik olarak Safiyüddîn Efendi kayıp kelimesini kullanmayın dedi bize.

Ben de ikna oldum ve bunu savundum. Neden? Kaybolan bir şey yok, onun ifadesiyle sırlanmış. Zamanı gelince, hak eden insanlar çıktığında ortaya çıkar.

Ben kültürle alakalı meselelerde kayıp diye bir şeye pek inanmıyorum. Bunu Mirâciyye’de yaşadım, Türk müziğinin en büyük eseri diyoruz fakat bunu bilmiyoruz.

Bilmiyor olmam onun olmadığı anlamına mı geldi? Öyle bir şey yok."

İşte Türk sineması araştırmaları sitesinde yer alan söyleşi;

18. yüzyılın başlarında vefat eden büyük bestekâr Nâyî Osman Dede’nin kaleme aldığı ve bestelediği Mirâciyye, Türk müziğinin başyapıtlarından birisi kabul edilir.

Peygamber Efendimiz’in (sav) Mirâç hadisesini konu edinen ve Mevlid-i Şerif gibi müzikal bir altyapı ile okunan bu eserden ilhamla şekillenen bir film Murat Pay’ın yönetmenliğini yaptığı Mirâciyye: Saklı MirasAyşe Pay ve Alper Bozkurt ile senaryosunu yazdığı filmde Pay, Maşuk'un Nefesinde (2014) olduğu gibi kurmaca ile belgesel arasında bir dil tercih ediyor, Raci adlı bir karakterin çocukluk, gençlik ve orta yaş dönemleri üzerinden dört ayrı hikâyeyle saklı miras Mirâciyye’nin peşine düşme serüvenini konu ediyor.

Birinci hikâyede küçük Raci ve arkadaşlarının Anadolu’da bir köy evinde yaşlı bir kadından Miraç mucizesini ilk dinleyişini izleriz.

İkinci hikâyede Raci yirmili yaşlarda karşımıza çıkar, bir konservatuar öğrencisidir ve sema meşk etmek istemektedir.

Üçüncü hikâyede ise artık kırklı yaşlarda olan, Mirâciyye’nin kayıp bestesinin peşine düşen Raci vardır.

Raci’nin serüveni bir nevi üçüncü bölümde nihayete erer ve o bizi Mirâciyye’nin meşk serüveninin dünden bugüne bir özetini sunan dördüncü hikâyenin mekânı, bu geleneğin elli yılı aşkın bir zamandan beri sürdürüldüğü Nûmâniye Dergâhı’nın kapısında bırakır.

Çocukluğundan beri Mirâciyye meşklerinin ve Nûmâniye Dergâhı’nın içinde bulunan ve bugün Mirâciyye icralarını özel gayretiyle sürdüren şahsiyetlerden Mehmed Safiyüddîn Erhan Efendi, filmin asıl kahramanı ile bu bölümde karşılaşırız.

Murat Pay ile Mirâciyye: Saklı Miras filmini, çekim sürecini, hafıza meselesinden yola çıkarak kurdukları Rasathane Film’i ve projelerini konuştuk.

Mirâciyye ile ilgili film çekme fikri nasıl çıktı ortaya?

Aslında Mirâciyye ile alakalı bir film yapacağım diye yola çıkmadım. Mevlid ile ilgili Maşuk'un Nefesifilminde de aynı şekilde olmuştu. Kaderin bir cilvesi, Mirâciyye ile yolumuz kesişti.

Musikişinas çok sevdiğim bir arkadaşım bir gün, Türk müziğinin büyük bir eseri var, en büyük eserlerden biri diyerek Mirâciyye’den bahsetti.

Yedi bahirden oluştuğunu ve günümüze bunlardan bir tanesinin ulaşmadığını anlattı. Bu çok dikkatimi çekti, kayıp bir bahir olması benim açımdan ayrıca cezbedici bir unsurdu.

Bir de Türk müziğinin en büyük eserlerinden biri olduğu halde duymadığımı fark edince bu biraz ağırıma gitti, üzüldüm kendi adıma.

Mirâciyye’yi mimariyle kıyaslayacak olursak Süleymaniye Camii, Selimiye Camii gibi bir eserden bahsediyoruz.

Dolayısıyla bilmemiş olmak aslında kültürel anlamda ne kadar bu işlere uzak kaldığımızın, temassızlığımızın da göstergesi.

Bu da zihnime takıldı. Bu iki mesele sonradan bu filmi yapmamıza vesile oldu.

Bu konu biraz da bizim film üretmek istediğimiz zemin ile de ilişkiliydi. Rasathane Film’de hafıza ile ilgili filmler çekmeye niyet etmiştik ve ilk filmimiz de Efendimiz ile alakalı olsun istiyorduk. 

Biz bu niyetle film için harekete geçtik, tüm hazırlıkları yaptığımız halde iki hafta kala çekimleri durdurduk.

Tezgâhtaki diğer projemiz Dilsiz için çalışmaya başladık, fakat ne olduysa bir yıl sonra tekrar Mirâciyye’nin içinde bulduk kendimizi ve filmi çektik.

Rasathane Film’den biraz bahsetmek ister misin? Kimlerle birlikte çalışıyorsunuz? Neden hafıza odaklı filmler çekmek gibi bir karar aldınız?

Mustafa Coşar Bey ile yaklaşık on yıldır tanışıyoruz. Onunla her konuştuğumuzda sinemayı kurtarıyorduk.

En son dedik ki, biz bu işi yapacak mıyız, yapmayacak mıyız? Ya da yapacaksak eğer ne yapacağız?

Elimizi taşın altına koymaya karar verdik ve Rasathane Film kuruldu. Tamamen hafızamızla alakalı, belgesel malzemeleri içeren filmlerin üretildiği bir tezgâh olsun istedik.

Mustafa Coşar ile Murat Erdağı ortaklığında kuruldu, bizim üreteceğimiz projelere hamilik yapmayı kabul etmiş oldular.

Şöyle bir şey hedefledik, en büyük sorunumuz madem senaryo, biz de bu alanda üretmeye karar verdik.

Takriben bir buçuk yıl içerisinde üç tane senaryo yazdık. Bunlardan bir tanesi Mirâciyye, biri hat sanatıyla alakalı olan Dilsiz ve biri de meczuplarla alakalı olan Meczuban.

Senaryolar ilk testimizdi ama yapım aşamasına geçmek kolay değil tabii.

Başvurular yaptık ve genelde projelerimiz beğenildi, bu da bizi motive etti. Biz bir sistematik dahilinde projeleri üretmeye çalıştık.

Bu üç projeyi hazırlarken daha sonrası için planladığımız, doğumdan ölüme musiki üzerine filmimizin zeminini hazırladık ve kenara koyduk. Turgut Cansever’le alakalı bir belgesel projesinin de altyapı hazırlıklarını tamamladık. Okumalarımızı ve ilgili görüşmeleri yaptık.

Her zaman belgesel odaklı filmler mi çekilecek Rasathane Film’de?

Bir sonraki projemiz Dilsiz tamamen kurmaca olacak. Başka kurmaca filmler de düşünüyoruz, kendimizi belgesel ile sınırlandırmıyoruz.

Belgeseli bir tür olarak değerlendirmek bana doğru gelmiyor. Belgesel bir yapma şekli bence.

Ben bir film yapıyorum sonuçta ama bunu üretirken belgesel malzemeyle uğraşıyorum. Belgesel malzemeyle uğraştığım için onun bana açtığı imkânlar var ve ben de bunlardan istifade etmeye çalışıyorum.

Biz sadece film yapmak istiyoruz, hafızamıza değen ve bu memleketin, coğrafyanın sorularına kafa yoran bir tezgâh bu.

Mirâciyye filmi de belgesel ile kurmaca arasında bir yerde duruyor. Bu filmde böyle bir biçim tercih etme sebebin neydi?

Bunun temel sebebi şu. Mirâciyye’yi duymadığımızı fark ettim ve eseri dinlemek istedim fakat dinlerken baya sıkıldım.

Bu tamamen eserin yüksek kalitesiyle ve kulağımın aşina olmamasıyla alakalı. Dolayısıyla ben bu eseri anlıyormuş, tamamen idrak ediyormuşum gibi bir film yapamazdım.

Etrafımda kime sorduysam Mirâciyye’yi duymamıştı, onlar da benim gibiydi.

O zaman, benim gibi biri bu eserle nasıl muhatap olabilir sorusu üzerine düşündük ve filmin belgesel formunu da aslında hep buna doğru kanalize etmeye çalıştık.

Eserin kendi yapısı da bize ilham verdi. Birkaç senaryo denememiz oldu, diğerleri çalışmadı. Eserin yedi bahirden oluşması ve her bahirin kendi içerisinde bir bütün olması şöyle bir düşünce doğurdu.

Acaba biz bunu filmin formuna yerleştirebilir miyiz? O zaman biz de yedi bahire yedi hikâye yazalım diye düşündük ama bu da çalışmadı. Biz de dört hikâyeye düşürdük.

Filmin başındaki küçük ev, Raci’nin üçüncü bölümde gittiği evi hatırlattı bana ve tabii A’mâk-ı Hayal’i. Filmde de döngüsel bir anlatım var.

Öyle bir niyet oldu, çocukla başlayıp çocukla bitirmek gibi. Raci birinci bölümde süt içiyordu, son bölümde de çocuğu süt içiyor.

Zaten bizim büyük eserlerimizde de bu tip döngüsellikler görüyoruz. Bu filmin aslında gizli mimarı Safiyüddîn Erhan Efendi, yani Mirâciyye’yi icra eden dördüncü bölümdeki kişi. Biz belgeseli ortaya çıkarırken bilgi ve belge, bu işin anlam dünyasıyla alakalı konuşabileceğimiz insan sayısı o kadar fazla değildi ve ben bir ara umutsuzluğa kapıldım.

Ama Safiyüddîn Efendi’nin kırk elli yıldır bu işi böyle hiç kimseye minnet etmeden, saf bir gayretle devam ettirmesi hepimizi etkiledi.

Bir kişi bu kadar emek sarf edebiliyorsa, hem de hiç kimseye bakmadan, bir kültürün unsuruna bu kadar sahip çıkıyorsa o zaman bizim de hemen vazgeçmemiz yakışık almaz diye düşünüp yola koyulduk.

Filmden önce tanışıyor muydunuz?

Tabii, Safiyüddîn Efendi ile daha önce de tanışmıştım ama bu belgesel vesilesiyle bir yıla yayılan görüşmelerimiz oldu, yakınlaştıkça biz bunu yapmak zorundayız diye hissettik.

Filmin unsurlarını inşa ederken şöyle bir nokta da oldu. Filmi öyle bir yapalım ki kurmaca zeminden belgesele, uçağın yere inmesi gibi inelim ve kurmacayla belgesel arasındaki ayrımı izleyen kişi fark etsin, böylece izleyicide bir farkındalık ortaya çıksın istedik.

Bir tarafta kurmaca, bir tarafta belgesel izliyoruz derken bile aslında evet bu bir film sonuçta, ben bunu hatırlatmak istedim.

Bu sebeple Safiyüddîn Efendi’nin olduğu çekimlerde, son bölümde kendimizi tamamen ona bıraktık.

Bu senin gerçeklik ve kurmaca meselesine bakış açına da denk düşüyor.

Bu işin film olduğunu hatırlamak ve nihayetinde bunun da sahicilik temelli yapılması mühim. Safiyüddîn Efendi gibi samimi bir insanın varlığı mesela, filmdeki sahicilik bence daha çok oradan doğuyor.

Ben Safiyüddîn Efendi’yi birinci hikâyeye koysaydım muhtemelen insanlar belgeseli izlemeyebilirdi, ben onun gayretinin yavaş yavaş anlaşılabileceğini düşündüm.

Çünkü ben de bu şekilde tecrübe ettim, hemen anayamadım ki.

Dolayısıyla ben nasıl muhatap olduysam o serüveni olabildiğince benzer bir şekilde filme aktarmaya çalıştım.

Mirâciyye filminde senelerdir kafa yorduğun birçok unsur var. Peki oyuncu seçiminden setteki ortama, filmin kurgusuna kadar sinema ezberlerinin dışına çıkabilmek adına neler denedin?

Biz henüz yolun başındayız, başta onu söylemek lazım. Bunu insan yaptıkça daha iyi anlıyor, bu iş tecrübe, zanaat işi.

Ben bunu ilk etapta senaryoda denemek istedim. Filmin müziklerini inşa ederken Mirâciye’nin tevşihlerinin temalarını referans kabul ettik kendimize.

Bir ses senaryosu hazırladık. Ses senaryosunda, filmin sahne sahne müzik kavram haritalarını çıkardık.

Ardından filmin müziğini besteletirken müzisyenlerin muhayyilelerini sınırlandırmamak için onlarla görüntüleri paylaşmayıp, filmden önce besteleri yaptırmak istedik.

Ses senaryosunu zemine koyup bestekârlarla filmin anlam dünyasını konuştuk.

Onlar da sorularını sordular ve filmin hikâyesini sindirdikten sonra ortaya eserlerini çıkardılar.

Fark ettik ki ortaya çıkan besteler, filmin çekildikten sonraki kurgusuyla oldukça uyumlu. Filmin anlam dünyası Mirâciyye’nin kendisi olduğu için müzikal açıdan da bunu yakalamaya çalıştık, sınırlarımızı ona göre belirledik.

Ses tınıları olarak müzikal anlamda bunun dışına çıkmadık. Müzikten anlayan kişiler filmi izlerken bunu fark edecektir.

Fotobord çalışmanızdan da bahsedebilir misin?

Fotobord, storybord’un fotoğraf ile yapılan hali. Fotoromanlardaki gibi, fotoğrafla birlikte roman yazma tekniğine yakın bir yöntem.

Böyle şeyler deneyebilmek benim açımdan da büyük keyif oldu.

Filmin ilk üç hikâyesini olabildiğince çekimlerden evvel zihnimde canlandırabilmek için bunu denedik.

Bunu yapma sebebim ona tamamen hâkim olmak değildi aslında. Bana açabileceği imkânları keşfetmekti niyetim.

Film çekerken, sıkı bir çalışmanın neticesinde bazı ikramlar çıkar karşınıza, ben de bunun peşinde koştum.

Safiyüddîn Efendi’nin olduğu bölüm benim için gerilimli, gergin çekimlerin olduğu sahnelerdi. Safiyüddîn Efendi’nin dergâhı 200 yıllık çok özel bir mekân ve oraya kalabalık bir çekim ekibiyle gittik.

Sinemacılar, ben de dahil, bazen gittiğimiz yere istila etmiş gibi davranabiliyoruz.

Oraya gitmeden önce arakadaşlara dedim ki, kesinlikle burada hiç ses yükseltilmeyecek. Buradaki ritme, zamanın akışına uyacağız, kendimizi zuhurata bırakacağız.

Bu düzeni sağlamak kolay oldu mu peki?

Çok ilginç oldu tabii. Mesela biz dokuzda çekim yapacağız ama on birde başlıyoruz.  

Bir buçuk saat gibi ertelemeler bu tip koşturmacalar için mühim vakitler, sonrasını da çok etkiliyor.

Bir de akşama kalmaması gereken bir helikopter çekimimiz (drone) vardı, son sahne. Gün de kısa, kışın film çekiyoruz.

Ama biz kendimizi o akışa bıraktığımızda, Safiyüddîn Efendi’nin filme hiç öngöremediğim katkıları olduğunu fark ettim.

Filmin açılışındaki gelip niyaz etme sahnesi benim hiçbir zaman düşünmeyeceğim bir şeydi, Safiyüddîn Efendi bir de böyle bir şey yapalım dedi, biz de eyvallah dedik.

O sahne kıymetli bir belgedir aynı zamanda. Dördüncü hikâyede bazı ikramlarla karşılaştık açıkçası.

Film çekim sürecinde bu tür bir alan açmak belki bir açıdan risk ama bir taraftan da büyük imkânlar barındırıyor tabii, belki de filmin duygusu, atmosferinde en çok senin ikram dediğin bu alanlar belirleyici oluyor.

Bence çok önemli bir nokta burası, belki de bazen filmleri film yapan şeyler bunlar oluyor. Ben buna inanıyorum.

Ben işimi iyi yapmak için çok çalışmak zorundayım ama meseleye tamamen hâkim olamam zaten, böyle bir ihtimal yok.

Bunu idrak ederek çalışmamı devam ettirmem gerekiyor.

İşte bu noktada bence bu ikramlar ortaya çıkıyor. Ben ona ikram diyorum, öyle adlandırıyorum, öyle görüyorum. Ve bu ikramlar bence çok değerli.

Yönetmenin filmini bir tahakküm aracına dönüştürmemesi, senin bu yaklaşımın da önemli. Bizde tam tersi bir algı var zira, yönetmen her şeye hâkim olan insan algısı.

Yönetmen tanrı gibidir zaten. Aslında hakikaten öyle, yönetmen tanrı olarak kurgulanıyor.

Ama benim coğrafyamda bana tanrı olmamak telkin ediliyor ve ben de buna inanıyorum canıgönülden. O zaman film yapma şeklini ben buna nasıl çevirebilirim?

Bir taraftan da şöyle ince bir nokta var, film yaparken gerçekten her şeyi düşünmeye çalışıyorum.

En ince noktasına, karesine kadar. Bu süre zarfında o kontrolün bende olmadığını, icap ederse bırakmam gerektiği ve bırakacağım noktaların olduğunu hissetmek, kabul etmek mühim bana kalırsa. Tabii bir taraftan da bırakıyorum demek o kadar kolay bir şey değil.

Mirâciyye’nin kayıp olan neva bahri aşk ile ilgili? Filmde belli belirsiz Raci’nin bir de aşk hikâyesi var.

Evet, öyle bir zemin inşa etmeye çalıştık. Neva bahri aşkla alakalı ve Raci’nin de âşık olduğu bir kız vardı.

Âşık olduğu kız vefat etti ve o da başka bir aşkın peşine düştü.

Duygu olarak Raci’nin bu arayışı örtüşür mü diye düşündük.

O bölümün senaryosunda onu gözetmeye çalıştık.

Usta çırak meselesiyle ilgili istersen biraz da konuşalım. İlk filminde de vardı usta çırak meselesi, bunda da var, bir sonrakinde de olacak mı?

Zannederim bu sorular, sorunlar benim zihnimde dönmeye devam edecek.

Usta çırak meselesinin çok temelde durduğunu düşünüyorum.

Bir de ustasızlık yaşadık, öyle bir sorun da var. Yeşilçam'da vardı ama 90 sonrası sinemada usta çırak ilişkisi kalmadı.

Usta çırak ilişkisi olmadan sanatın aktarılması gerçekten zor.

Filmlerinde önce çıkan tekamül fikriyle de ilişkili duruyor bu tercihin.

Olabilir evet. Usta bulamayınca insanın yaptığı şeylerde o debelenme oluyor.

Hat ile ilgili olan Dilsiz, çekeceğimiz filmde ilginç bir şekilde usta da değişime uğrayacak, ustayı da kamil çizmeyeceğiz.

Bu da planladığımız bir şey değildi, öyle gelişti.

Filmlerindeki karakterler hep bir arayış içerisinde, zannederim bir sonraki film Dilsiz’de de bu böyle olacak. Bütün bunları gelenek bağlamında düşünüyorum ister istemez.

Evet, öyle. İsmet Özel’in söylediği şu beyit çok güzel: “Eskiler iz sürerdi, biz muttasıl arıyoruz.”

Bizim iz sürüyormuşuz gibi yapmamızın pek bir anlamı yok gerçekten.

İzler var ama biz bu izleri anlayamıyoruz. İz var işte, Mirâciyye önümde duruyordu.

Aslında kültürel anlamda yoksul da değiliz. Hat sanatıyla, mimariyle, musikiyle alakalı zirve örnekler de gözümüzün önünde, kaybolanlar bir tarafa günümüze kalan eserler çok fazla. Problem şurada, ben o izi süremiyorum, dolayısıyla aramak zorundayım.

Kayıp gelenek klişesine inanmıyorsun o zaman.

Kesinlikle inanmıyorum. Hatta filmin adında ideolojik olarak Safiyüddîn Efendi kayıp kelimesini kullanmayın dedi bize.

Ben de ikna oldum ve bunu savundum. Neden? Kaybolan bir şey yok, onun ifadesiyle sırlanmış.

Zamanı gelince, hak eden insanlar çıktığında ortaya çıkar.

Ben kültürle alakalı meselelerde kayıp diye bir şeye pek inanmıyorum.

Bunu Mirâciyye’de yaşadım, Türk müziğinin en büyük eseri diyoruz fakat bunu bilmiyoruz. Bilmiyor olmam onun olmadığı anlamına mı geldi? Öyle bir şey yok.

Körleştik tabii bunlara.

Biraz öyle bir durum, bu tip konularla ilgili bir şeyler yapmak bu açıdan mühim.

Benim bunu çocuklara, gelecek nesillere aktarmam lazım, biraz öyle bir tarafı da var.

Gençlerin kulağına bir şekilde çalınması lazım. Ben bunu 40 yaşına yaklaşmışken duyuyorsam burada bir sorun var.

Bunu mühendislik yaparak sunmak anlamında söylemiyorum, samimi sorunum bu benim.

Filmde de bu sorunu samimi bir şekilde yansıtmaya çalışıyorum.

Mesela Kudüs’le ilgili ben nasıl bir şey anlatabilirim?

Mirâciyye, Miraç hadisesini, Kudüs’te geçen bir hikâyeyi anlatıyor.

Buna ideolojik bir dava olarak bakıyorsam eğer, bir yönetmen olarak ancak Kudüs’te geçen, Kudüs’ten ilham alan bir eseri anlatarak bunu yapabilirim.

Film farklı şehirlerde gösterildi, izleyiciden nasıl tepkiler aldın?

Bu tür konuların seyircide karşılığı var diye düşündüm ve bu beni mutlu eden şeylerden bir tanesi.

Ben zaten bu coğrafyayla ilgileniyorum ve benim seyircim de burada ve en çok bu seyirciyi önemsiyorum.

Kaynak: Türk sineması Araştırmaları sitesi


Önceki Haber
Gelenekle kurulan bağ çok romantik artık

Sonraki Haber
Okyanusta 49 gün ailesinin öğüdüne tutundu