İman ve istikamet üzere bir hayat: Doktor Ayşe Hümeyra Ökten

Fatih Sultan Mehmet Vakıf Üniversitesi İslami İlimler Fakültesi Öğretim Üyesi Dr. Fatma Çetin yakın bir vakitte vefat eden Türkiye'nin ilk başörtülü doktor hanımı Ayşe Hümeyra Ökten ile tanışma ve hayatını anlattı.

İman ve istikamet üzere bir hayat: Doktor Ayşe Hümeyra Ökten

 

İki sene kadar önceydi, Dr. Ayşe Hümeyra Ökten Hanımefendi ile hac ibadetimizi yapmak üzere buluştuğumuzda, ölümden söz açıldığında bize, “Yok yoook, ölümden hiç korkmayın, çok güzel bir şey ölüm, ooooh rahatlık oluyor, hiçbir ağrı-sızı, üzüntü-keder duymuyorsun, öyle yatıyorsun.” dedi ve daha önce hiç yaşamadığı bir tecrübesini anlattı. Şöyle ki rüyasında ona kendi ölümünü göstermişler. Ruh çekildiği andan itibaren bu yukarıda anlattığı duyguları yaşamış, o yüzden bize de “Ölümden korkmayın, o güzel bir şey.” diye tavsiyede bulundu.

İşte o öldü. Biz yine boşluğunu içimizde fazlasıyla hissedeceğimiz, yeri zor doldurulacak bir ulu çınarımıza veda ettik.

 

"O benim doktor ablamdı"

 

Aslında “kaybetmek” bizim gibi ahiret hayatına inanmış insanlar için doğru bir ifade şekli olmasa gerek. Bizim burada kaybettiğimiz, eskiden olduğu gibi kendisine telefon ettiğimizde Dr. Abla’nın o telefonu açmaması, o kutlu şehirlere Mekke’ye ve Medine’ye gittiğimizde her zaman etrafında sevenleriyle sohbet ettiği yerlerde onu bulamamamız, onunla konuşamayışımız, her zaman güler yüzle bize bakışını bir daha göremememizdir. Benim için onu kaybetmek, “hac arkadaşını kaybetmek”. Çünkü benim Doktor Ablam’dır. Çünkü her hac zamanı Mekke’de bir otelde buluşur, her gün ziyaretçileri ile sohbet ederdik. O her zaman nazik, her zaman güler yüzlüydü, kimsenin sorusunu geri çevirmez, daralmaz ve daraltmazdı. Eski ya da yeni hiçbir olayı unutmaz, hatıralarını her defasında kelimesi kelimesine aynı şekilde aktarırdı.

Terviye gününe kadar birlikte hacılarla sohbet eder, sevinçli telaşlarla Mina’ya çıkar, Arafat’ta vakfeye durur, Müzdelife’de taş toplayıp bazen çadırlarda, bazen asfalt yolların kenarlarında bu önemli vakitleri değerlendirirdik. Sabah saat 4’lerde hareketlenerek azıcık suyla abdest alıp, namaz kılar, Müzdelife Vakfe duasını yapar, sonra araçlarımıza binip Mekke’ye dönerdik. Mina’da kol kola yürüyerek Büyük Akabe’deki Büyük Cemre’yi taşlarken onun kolumda tüy kadar bile ağırlığını hissetmezdim.

O bizim, beraber yorulup beraber dinlendiğimiz, sıcak altında kaldığımız, beraber susuzluğumuzu giderdiğimiz, Ziyaret Tavafını yapmak için işaretini beklediğimiz büyüğümüzdü. Beraber tavaflarımız, dualarımız, zemzem içerek dinlenmelerimiz, Safa-Merve sa’y yapışımız, bütün menasikleri bitirdiğimizde ise “Seneye tekrar buluşmak üzere” deyişi, şükür namazları kılışımız, memnuniyetle yüzümüze gülüşü, bütün bu saatler boyunca bir kere bile yorgunluk iması yapmaması, Rabbi’ne şükrü, yakarışları ve bize yaptığı dualar, liderlerimize ve bütün İslâm ümmetine yaptığı dualar, hatıralar ve hatıralar…

İşte biz, her yönüyle heyecan, sükunet ve samimiyet dolu çağdaş bir Osmanlı Hanımefendisi ile yaşadığımız canlı hatıralara veda ettik.

genel

 

Tanımayanlar haberdar olsun

 

Hayatta iken yapmış olduğu çalışmalarda başarılı olan bir kimsenin ölümünden sonra hayatını anlatmak ve kendisini anarak yapmış olduğu işlerden ve hizmetlerinden bahsetmek güzel bir şeydir. Çünkü okuyunca kendisini yakından veya uzaktan tanıyan kimselere bu hatıralar o günleri yeniden zihinlerde canlandırır ve yeniden yaşatır. Ayrıca anma düşüncesiyle hakkında verilen bilgileri geleceğe aktarmak özellikle de kendisini hiç tanımayan kimseleri böyle bir şahsın varlığından haberdar eder. Bu bakımdan gelecekte yaşayacak insanlar için böyle bir kimsenin hayatından bazı kesitleri anlatarak örnek olacak hatıralar bırakmanın her yönden pek çok faydası bulunduğunda şüphe yoktur. Böylece Hz. Peygamber (s.a.) Efendimiz’in: “Ölülerinizi hayırla yad ediniz” buyruğunun gereğini de yapmış oluruz. Çünkü örnek hayatları ve hatıraları anmak insanın ufkunu açar.

 

Müslüman hanımlara kılavuz

 

Bir kimseyi anmak için iki yoldan biri takip edilebilir. Bunlardan birisi o kişiyi doğum yeri ve tarihi ile yapmış olduğu tahsil ve görevleri sıralamak suretiyle yapılacak tanıtmaktır. Bir diğeri de bunların yanında onun insanlık yönünü de katarak tanıtmaktır. Diğer bir ifade ile o kimsenin hayatın içinde yer aldığı konuma bakarak tanıtmaktır. Tabiri caizse, benim gayem, onu modern hayatın dayattığı sadece bu dünyada kişiyi önemli kılan ama ahiret hayatını ihmal eden yönüyle değil, imanının tezahürü olacak şekilde hayatın içinde görerek fotoğrafını çekmek ve ortaya çıkan bu resmi hareketlendirecek olayları, onunla beraber olduğum zamanlarda şahit olduğum yönleriyle dile getirerek anlatmaktır.

İşte ben, Dr. Ayşe Hümeyra Ökten hanımın doğumunu, ailesini ve tahsil hayatını anlatmayacağım. Ben burada onunla beraber hac arkadaşlığı yaptığım zamanlar içinde yaşadığımız tecrübeleri, bana ve hacılara anlattığı hatıraları ve bende bıraktığı olumlu izlerini anlatacağım. Çünkü kendisinden çok şey öğrendim. Onunla beraber geçirdiğim zamanlarda çoğu zaman ne kadar şanslı olduğumu hissetmişimdir. Onun hakkında yazmayı, Allah’tan bu nimete şükür vesilesi olmasını niyaz ediyorum.

Benim yazdıklarımın, geçmişte onun hakkında yazılan ve söylenenlere ve onu tanıyanların hatıralarına katkı sağlayacağına inanıyorum. Diğer taraftan bu yazılan ve yapılan tanıklıkların Dr. Ayşe Hümeyra Ökten hakkında Allah katında rahmete vesile olmasını ve onu Müslüman bir hanım olarak kendine örnek almak isteyenlere de bir kılavuz olmasını ümit ediyorum.

Onu anlatmaya öncelikle ona neden “Doktor Abla” hitabıyla seslendiğimi açıklayarak başlayacağım.

Yıllar önce (80’li yılların sonu) henüz Kâbe’de son genişletme faaliyetleri başlamadan önce Beytullah’da, o dönemde Türk ailelerin buluşma noktası olan Haceru’l-esved’in karşısındaki bölümde, ilk defa bana kendisini şahsen görmek nasip olduğunda etrafında pek çok hanım vardı. O sırada yanımda oturan arkadaşım İbadet Hanım: “Bak bu meşhur bir doktor hanım, onun duaları kabul oluyor, gidelim duasını alalım” dedi. Oturduk, etrafındaki hanımlar sorular sordular, o da cevaplar verdi. Hanımlar O’na “Dr. Abla” diye hitap ediyorlardı. Biz de dinledik. Sonra ilerleyen zamanda Doktor Abla ve Mekke’de mücavir[1] olan N. Hanım ve Ş. Abla ile beraber hac yapmaya başladık. Böylece kendisiyle yakinen tanışma imkânı buldum. Hatta 2016 yılında bazı nedenlerle ben hacca gidemedim. Hac sonrası telefon konuşmamızda kendisi bana “Bu sene hacda seni çok aradım, önümüzdeki sene mutlaka hacca gel.” dedi. Bu konuşmamız üzerine ne kadar üzüldüğümü ve sevindiğimi tahmin edersiniz. Hacda beraber olduğumuz hanımlardan N. Hanım, onu çok iyi tanır, kendisine “Dr. Abla” diye hitap eder ve Ayşe Hümeyra Hanım da onunla beraber olmaktan keyif alırdı. İşte bu N. Hanım, ona teyze, anne veya başka türlü kelimelerle hitap edenlere, yaşı ne olursa olsun kendisinin “Doktor Abla” olarak kalmasını istediğini söylerdi. Bundan sonra ben de ona hep “Doktor Abla” diye seslendim. Hatta bir defasında kendisine “Doktor Abla” diye hitap edilince “İşte böyle oldu, ihtiyarım ama ablayım.” diyerek tebessüm etti.

Sonradan kendisinden öğrendim ki ona ilk olarak “Doktor Abla” diye hitap eden kişi Mehmet Zahid Kotku (k.s.) Hazretleri’ymiş. Kendisi de bunu çok sevdiği için herkesin ona böyle hitap etmesini istemiş.

 

O, bir “Kurrete a’yun/Gözlerin nuru” idi

 

Bazı insanlar vardır, bütün güzel özellikleri kendinde toplamıştır. Hayatı boyunca hiç boşluk yaşamamış, onu bütün yönleriyle doldurmuştur. Onları tanıtmak için kurduğunuz cümleler hep eksiktir. İşte Doktor Ayşe Hümeyra Ökten de böyle bir büyüğümüzdü. O, Allah Teâlâ’nın Furkan suresi 74. ayetinde ifade edilen Allah rızasının tecelli ettiği, dostluğu ile huzur duyulan olgun bir insandı. O, bu ayet-i kerimede sözü edilen “kurrete a’yun”, yani gözlerin “nuru” idi ki bu deyim “kalbin ferahlaması, ruhun huzur bulmasına ve iftihara vesile olan şeyler” için kullanılır.

Dr. Abla, öncelikle samimi bir imana sahipti. Bu yüzden Allah’ın emirlerine karşı son derece saygılıydı ve onları yerine getirmede hassasiyet sahibiydi. İbadetlerine düşkündü. Muttaki idi. Tertemiz, iffetli, dinî terbiyesi olan bir hanımefendi idi. Hayatta oldukları müddetçe anne ve babasına başta olmak üzere ailesinin büyüklerine itaatkârdı. Onları bahtiyar eden bir evlattı. Çünkü bir ebeveynin doğru inanç, ahlâka sahip evlât ve torunlarının bulunması, kendisi için tebrike değer, büyük bir bahtiyarlık alâmetidir. Diğer taraftan kendisi Hak Teâlâ’nın mübarek kelamıyla “takva sahiplerinin” önderiydi ki o salih kullar, “Ey Rabbimiz! Bizi (takva sahiplerine imam kıl derler) yani: Ey Allah’ım! (Bizi din ilmi ve ahlâki faziletler ile vasıflandır. Öyle ki mümin, muttaki olan din kardeşlerimiz, dinî görevlerini ifa hususunda bize uysunlar. Biz Allah’tan korkan, dinî vazifelerini ifa etmek isteyen kimselere birer davranış rehberi olarak yaşayalım ve böylece de manevî mükâfata nail olalım” veya bu ayetin tefsirinde yer alan diğer bir görüşe göre “Ya Rabbi! Muttaki zatları bizim için bir davranış kılavuzu kıl, onlara tabi olalım ve onlar ile beraber vazifelerimizi ifa edelim.” derler.

 

Anlatma kabiliyeti

 

Doktor abla, şahit olduğu olayları veya konuşmaları aktarırken her defasında aynı aynı ifade tarzıyla ve aynı üslupla anlatıyordu. Bu durumu ona söylediğimde “hatta dinlediğim kelimelerle, başka kelimelerle değil” diyerek kendisinin bu konudaki hassasiyetinin ne kadar fazla olduğunu ifade etti. Ve: “Babam da benim bu özelliğimi bildiğinden bir şey anlatacağı zaman beni de mutlaka çağırır, “Gel sen de bunu dinle, sen iyi zaptediyorsun.” derdi. Sonra da “Halk Partisi devrinde yetişmeseydim çok güzel hafız olurdum. Ama o zamanlar babam zaten neler çekti. Bana “Hayatın ne getireceği belli olmaz, bir eve, bir aileye bir doktor lazım, diyerek benim tıbbiyeli olmamı istedi. Beraber çok kereler haclar yaptık, mekânı cennet olsun” şeklinde babasına dua ederdi.

Sonra “Başımızı secdeden kaldırmasak hakkını ödeyemeyiz Rabbimiz’in”. “Bize bir kader çizmiş, ne kadar güzel Elhamdülillah; bu yaşa geldim, gözlüğümü nereye koydum, unutuyorum, bu eskileri hiç unutmuyorum, kelimesi kelimesine hatırlıyorum”. “Medine’de kaldığım evde hizmetçi kız var, gel diyorum, ben gözlüğümü nereye koydum, ilacımı nereye koydum, diye ona soruyorum ama bunlar hep aklımda aynı duruyor.” derdi.

 

Doktor ablanın sohbetlerini dinlemek çok keyifliydi. Mekke’de otellerde hacılara konuşurken herkes onu pür dikkat dinlerdi. Hacıların sordukları sorulara cevap verirken, onlara tavsiyelerde bulunurken sanki yüz yaşına yaklaşan biri değil de orta yaşta birisi vardı. Ve sanki karşınızda konuşan tek bir kişi değil de birden fazla konuşmacı, bir topluluk var da onların konuşmalarını dinliyormuşsunuz gibidir. Allah’ın verdiği uzun ömür nimetini en bereketli şekilde kullanmış ve çevresinde yardım isteyen herkese yardım etmiştir. Suudi Arabistan’da “serbest tababet” izni aldığı için Mekke ve Medine’de özel muayenehane açmış ve hasta kabul etmiştir. Bu bakımdan sadece Kızılay ile hacılara hizmet etmenin dışında bir de serbest doktor olarak İstanbul-Mekke-Medine yolculukları yapmıştır. Yolculukları esnasında pek çok şey yaşamış, pek çok insanla yolculuk yapmıştır. Türkiye’de ve dünyada yaşanan olaylara da asla kayıtsız kalmazdı. Cumhuriyet tarihini bir kamu görevlisi olarak yaşayan ve hala zihni yerinde, vatanını milletini seven bir Türk vatandaşıydı. En büyük derdi İslâm Âleminin başsız bir durumda olmasıydı. Anlattıkları sadece uzun yaşamış insanların anlattıklarından farklıydı. Çünkü o, kendisiyle ilgili pek bir şey anlatmaz. Tarihe ışık tutan veya ibret alınacak şeyler anlatırdı. Onun tecrübelerinden etkilenir ve mutlaka kendinize bir pay çıkarırsınız. Babasını veya annesini bile anlatsa hep ibret alınacak boyutlarıyla anlatırdı. Ayrıca Doktor Abla, bu bilgileri sadece aktarmakla kalmaz bir de şimdiki zamana uygun olacak yorumlar yapardı.

 

Aişe validemizi hatırlatırdı

 

Doktor Ablanın bir diğer özelliği de kıyafetlerinin her zaman temiz ve tertipli oluşudur. Bir defasında cuma saatinde otelin lobisinde bulunan bir odaya gideceği için nasıl olsa kimse yoktur, dış kıyafetimi giymeden gideyim dedi. Tabi orada bir iki saat durdu. Sonra tekrar odasında çıkması gerektiğinde lobide biraz kalabalık oluşmuştu. Doktor Abla onları görünce dış kıyafetini giymediğine pişman oldu ve “Tüh, bunları insan yerine koymamışım gibi oldu” diyerek üzüntüsünü belli etti.

Üzerindeki elbiselerin çoğunun mutavvıf[2] Ahmed Zeki Bey’in hanımı olan Rahme Hanım tarafından dikildiğini söyledi. Rahme Hanım her sene Doktor Abla’ya bir elbise diker ve hediye edermiş. Doktor Abla da elbiseler çok kullanışlı olduğu için çok beğendiğini ve hala daha giymeye devam ettiğini söyledi. “Elbisenin modası geçti veya bundan sıkıldım diyerek onları bir kenara atmıyor, eskiyene kadar giyiyorum” dedi. Sonra, “dış kıyafet vücudun şeklini belli etmeyecek şekilde uzun ve bol olmalı, rengi de dikkat çekmemelidir” diyerek bu şekilde bir dış kıyafet giyilmesi gerektiğini söyledi.

Doktor Abla bu hâliyle bana hep Ayşe Annemiz’i hatırlattı. Hep temiz ve tertipliydi. Başörtüsü, elbisesi hep yeni dikilmiş ya da satın alınmış gibi durur, eskisini yenisinden ayırt edemezdiniz. Ama aslında bunların neredeyse elli yıllık olanları vardır. Şöyle ki 2017 yılında yaptığımız hac sırasında bir gün yine söz Ahmet Zeki Bey’in hanımından açıldı ve o sene hacda giydiği, üzerinde geometrik desenler bulunan açık kahverengi elbisesi ile ve çok açık gri üzerine serpme çiçek desenleri olan diğer elbiseyi Rahme Hanım dikmiş ve kendisine hediye etmiş. Bunu bize şöyle söyledi: “Allah razı olsun, Ahmed Zeki Bey’in hanımı her sene bana böyle boydan elbiseler dikip hediye ederdi. Bunlar benim de hoşuma gitti, hep bunları giydim. Şimdi hanımlar bir şeyi birkaç kez giyince, of sıkıldık deyip birine veriyorlar” diyerek serzenişte bulundu.

Doktor Abla’da pek çok hadis-i şerifin tecelli ettiğini görürsünüz. O, “Müslüman diğer Müslümanlar’ın elinden ve dilinden emin olduğu kişidir.” hadisinde tanımlanan Müslümanın ta kendisidir. Yumuşak bir sesi vardı. Konuşurken hiçbir zaman imalı laflar söylemezdi. Kimsenin aleyhinde konuşmadığı gibi ağzından en ufak bir kötü söz çıktığını da hiç duymadım. Bizden duyduğunda ise mutlaka uyarırdı. Büyükle büyük, küçükle küçük olurdu. Gençlerle beraber genç gibi konuşur, kimseyi sıkmaz ve ayrıca gayet nezaket sahibi biriydi. Kimsenin kendisine hizmet etmesine razı olmaz, her işini kendisi yapar, zor zamanlarda hiç sızlanmaz; sızlanan ve şikâyet edenleri de uyarır ve sakinleştirirdi.

Bilgi ve tecrübelerini öyle büyük bir gayretle anlatır ki Peygamber Efendimiz’in “Din samimiyettir.” hadisini hatırlarsınız. İbadetlerindeki gayretleri ise bu hadisin devamında gelen “Kime karşı samimiyet?” sorusunun cevabıdır. Çünkü o bütün hayatını “Allah’a, Kitabına ve Peygamber’ine” karşı samimiyet üzerine kurmuştur. Ayrıca “Müslümanların yöneticilerine ve bütün Müslümanlara” yaptığı dualar ve uyarılarla onlara karşı samimiyetini ifade eder.

Onunla beraber olduğunuz sürece, Doktor Abla’nın şu hadis-i şerfte misali verilen “misk” taşıyıcısı, sizin de o “misk” taşıyıcının arkadaşı olduğunuz kesindir:

“İyi arkadaşla kötü arkadaş misk taşıyan kimse ile körük üfüren kimse gibidir. Misk taşıyan ya sana onu ikram eder yahut sen ondan (miski) satın alırsın ya da ondan güzel bir koku duyarsın. Körüğe üfüren kimsenin körüğü de ya elbiseni yakar ya da ondan ağır bir koku duyarsın." Bu hadis-i şerifte özellikleri anlatılan “salih” arkadaştır. Çünkü o, dinî ve ahlaki açıdan iyi davranışlara sahip, yaşantısıyla, ilmiyle, edebiyle, takvasıyla örnektir ve hayatının her anında çevresine faydası dokunan biridir. İşte siz onun yanındayken o size hep misk ikram eder, ondan senin hayatına ışık olacak güzel şeyler duyar, güzel insanların güzel hatıralarını yâd edersin.

Ahlakının güzelliği, hafızasının kuvveti ve aklının kemali ile çevresindeki herkese din ve dünya işlerinde faydalı olması, şu hadiste örnek verilen “verimli toprak”ı hatırlatır:

“Allah’ın benimle göndermiş olduğu hidâyet ve ilim, yeryüzüne yağan bol yağmura benzer. Yağmurun yağdığı yerin bir bölümü verimli bir topraktır: Yağmur suyunu emer, bol çayır ve ot bitirir. Bir kısmı da suyu emmeyip üstünde tutan çorak bir yerdir. Allah burada biriken sudan insanları faydalandırır. Hem kendileri içer, hem de hayvanlarını sular ve ziraatlarını o su sayesinde yaparlar. Yağmurun yağdığı bir yer daha vardır ki, düz ve hiçbir bitki bitmeyen kıraç arazidir. Ne su tutar, ne de ot bitirir. İşte bu, Allah’ın dininde anlayışlı olan ve Allah’ın benimle gönderdiği hidâyet ve ilim kendisine fayda veren, onu hem öğrenen hem öğreten kimse ile buna başını kaldırıp kulak vermeyen, Allah’ın benimle gönderdiği hidâyeti kabul etmeyen kimsenin benzeridir.”

Yeryüzünün bazı kesimlerindeki topraklar çok verimlidir. Yağmur sularını emer, çok güzel meyve ve sebze bitirir veya ağaçlar yetiştirir. Peygamberimiz sallallahu aleyhi ve sellem’in getirdiği dini kabul ederek iyi bir Müslüman olan, dinin buyruklarından hem kendisi faydalanıp hem de başkalarına faydalı olan mü’minler nasıl bu araziye benzetildiyse Doktor Abla da hem kendine hem de başka insanlara faydalı olan vakarlı ve ilim sahibi örnek bir şahsiyetti.

Kaynak: Yeni Şafak

 

 

 

Diğer Haberler

Müslüman bir fikir adamı ve özgürlük savaşçısı: Aliya İzetbegoviç


Tarihçilerin Reisi: İsmail Hakkı Uzunçarşılı


Duygu dünyamızda silinmez izler bırakan şair: Erdem Bayazıt


Besmele ile şiire başladım


Mütefekkir ve çok yönlü bir alim: Elmalılı Muhammed Hamdi Yazır


Aksiyon ve dava adamı: Necip Fazıl Kısakürek


İlahi aşkın izinde ışık saçan gönül insanı: Yunus Emre


Rubaileriyle edebiyat dünyasını etkileyen şair: 'Ömer Hayyam'


Hayatı mücadeleyle geçen isim: Şule Yüksel Şenler


İsyan Ahlakı'nı kuşanan adam: Nurettin Topçu


İz bırakan bir muallim: Mahir İz


Bilimler tarihinin zirvesi: Fuat Sezgin


Bir ilim abidesi: Mehmed Fuad Köprülü


Türk edebiyatının mütefekkir yazarı: Cemil Meriç


Türk kadınının kahramanlık simgesi: Nene Hatun


Malcolm X doğumunun 94. yılında anıldı


Kudüs Fatihi: Selahaddin-i Eyyubi


Barış Manço'nun en büyük hayali, 2023'tü


Şark Fatihi: Kazım Karabekir


Hayata duygu dolu gözlerle bakan şair: Özdemir Asaf