Oruç, niçin benzersiz’dir?

Oruç, beşerî özellikleri terk etmek, böylelikle ilâhî özelliklerle donanarak Allah’’a yaklaşmak ve yükselmek demektir.

Oruç, niçin benzersiz’dir?

Bütün ibadetlerin her birinin kendine özgü özellikleri, güzellikleri vardır. Namaz, kişinin içini onararak dış dünyasını inşa eder. Zekât, kişinin dışını, çevresini onararak iç dünyasını inşa eder.

Orucu anlatmak sanıldığından da zordur. Oruç, bütün ibadetlerin özü ve özeti gibidir; dahası, bütün ibadetlerin özellikleri ramazan ayı boyunca oruçta özetlenir.

 

ALLAH’IN BENZERSİZLİĞİ İLE ORUCUN BENZERSİZLİĞİ

 

Neresinden bakarsanız bakın, oruç, diğer ibadetlerden pek çok bakımdan ayrılan benzersiz bir ibadettir. Orucun benzersizliği, öyle kolayca geçiştirilecek türden bir özellik değil. Orucun benzersiz olması ile Allah’ın “benzersiz” (misilsiz) olması arasında yakîn, derûnî bir irtibat var.

 

Şûrâ sûresinin 11. âyet-i celîlesinde Rabbimizin benzersizliği, “O’nun benzeri / misli bir şey yoktur” (Leyse kemislihî şey’un) ifadesiyle dile getirilir. Allah’ın eşi, ortağı, benzeri yoktur.

 

Ramazan orucunun benzersizliği ile Allah’ın benzersizliği arasındaki bu hayatî irtibat, hem “Ramazan” kelimesinde, hem de “oruç / savm, sıyam” kelimesinde kendini gösterir.

 

“Ramazan”, Allah’’ın (cc) isimlerinden biridir. Ve Allah’ın “Es-Samed” ism-i şerifiyle aynı anlama gelir: Allah, hiçbir şeye muhtaç değildir. Allah, beslenmekten münezzehtir.

 

UZAKLAŞARAK YAKLAŞMAK...

 

Oruç, tek kelimeyle, “tutmak” demektir. Biraz daha deşmek gerekirse, oruç, kişinin kendisini yeme, içme, cinsî münasebet gibi bütün beşerî eylemlerden uzak tutması, tenzih etmesi, dolayısıyla ilâhî mertebelere ulaşması, yakınlaşması anlamına gelir.

 

Başka bir ifadeyle, oruç, beşerî özellikleri terk etmek, böylelikle ilâhî özelliklerle donanarak Allah’’a yaklaşmak ve yükselmek demektir.

 

Nitekim, oruç âyetinin (Bakara-185) hemen ardından gelen 186. âyette Rabbimiz, oruç ibadetiyle birlikte, oruçlunun Rabbine nasıl yakınlaştığını, bu “yakınlık, yakınlaşma” meselesini şöyle izah eder: Kim beni hatırlarsa (anarsa, zikrederse, çağırırsa), beni hatırlayanın hatırlamasını ânında işitir, ona icabet ederim.

 

Meallerin handiyse hepsinin, bu anma, zikir, hatırlama ve çağırma fiillerini, “dua” kelimesiyle karşılayarak, âyetin anlamını tersyüz ettiklerini müşahede ettim.

 

Ayette “dua” kelimesi kullanılmıyor oysa. Dua kelimesinden türeyen anma, zikir, hatırlama ve çağrı anlamlarına gelen “da’vet” ve “dâî” kelimeleri kullanılıyor.

 

Burada zikir ve şükür sözcüklerinin anlamları çerçevesinde Allah Teâlâ, kullarıyla ilişkisine ilişkin bir izahatta bulunuyor: “Kullarımdan sana beni sordukları vakit, (onlara) de ki, ben, kesinlikle onlara yakınım. Beni ananın anmasını (veya zikredenin zikretmesini, ya da “çağıranın çağırmasını”) anında işitir ve icabet ederim. O hâlde benim davetime uysunlar ve bana inansınlar; umulur ki ‘doğru yolu bulurlar’ (yürşidûn)”.

 

ÜÇ TÜR ZİKİR, ÜÇ TARZ-I ORUÇ

 

Burada kastedilen anlam, dua değil, Allah’’ın davetine icabet anlamında zikir’dir ve zikrin de üç türünden sözedilebilir: Lisanî zikir, kalbî zikir ve bedenî zikir.

 

İşte oruç’ta bu üç zikir de aynı ânda sözkonusudur: Bu durum, hemorucun benzersizliğini, hem de oruçlunun Allah’a, Allah’ın da oruçluya nasıl yaklaştığını ve yakınlaştığını gözler önüne serer.

 

Orucun benzersizliği, çok iyi bilinen ama ne anlama geldiği konusunda pek fazla imal-i fikir edilmeyen şu hadîs-i kudsî’de de açıkça dile getirilir: “Oruç, bana aittir ve orucun mükâfâtını ben vereceğim.”

 

“Orucun Allah’a ait olması” ne demek peki? Oruçlunun yeme, içme vesaire gibi beşerî eylemleri terk etmesi, beşerî eylemleri terk etmesi ölçüsünde de ilâhî özelliklere yak/ın/laşması demektir bu.

 

Başka bir ifadeyle, kişinin nefsiyle, beniyle, arzularıyla, hırslarıyla yüzleşmesi, hesaplaşması, beşerüstü bir düzleme yükselmesi; kendinden geçerek kendine gelmesidir.

 

Kişinin kendinden geçmesi; nefsini, nefsânî özelliklerini terk etmesi… açlığı tecrübe ederek, beşerî özelliklerini terk etme ameliyesini tecrübe ederek kendisiyle, eşyayla, diğer insanlarla, varlıklarla yakînen, yani ayne’l-yakîn irtibata geçerek ilme’l-yakîn ve hakka’l-yakînmertebelerine yalnızca bilfiil değil, bilhâl vâsıl olmasıdır; böylelikle nefsini terbiye ve tezkiye ederek, arınmış, aşkınlaşmış, eşyayla, bin bir türlü hallere dûçâr olan insanların hâlleriyle bütünleşmiş olarak kendine gelmesi, kemale ermesidir.

 

Sonuçta, oruçlu kişi, hele de bihakkın oruç tutan kişi, vücudun / varlığın bütün hâllerini, vicdanı ve vecdi aynı ânda tecrübe eder, bizzat yaşar ve aşkın özelliklerle donanarak adeta yeniden doğar hayata.

 

Hasılı kelâm, oruç, kişinin kendine gelebilmesi için, öncelikli olarak kendinden geçmesi gerektiğini öğreten benzersiz bir diriliş ve varoluş yolculuğudur. Bu yolculuğu bihakkın yerine getirme cehdi gösterenlere ne mutlu!

 

Yeni Şafak/ Yusuf Kaplan 

Diğer Haberler

Cuma gününde İslam insanı


Anne babaya ihsan meselesi ve yaşlılık sorunu


Sevinç ve hüznü birleştiren Aşura insanlığın sembolüdür


İyi insanlar


İşimizi namaza göre dizayn etmeliyiz


Hayat boşluktan nefret eder! Eğer öncü bir kuşak yetiştiremezsek “boşluk” mezarımıza döner!


Nuseybe el-Mâziniyye (Ümmü Umâre)


'Osmanlı'nın görüşü hakim olsaydı gezegen bu hale gelmezdi'


Sezai Karakoç'tan 'İslam Birliği' çağrısı


Ülkemizdeki Suriyeliler


Katılım banka ve sigortacılığı


Ailenin çökmesi, insan türünün sonunu getirebilir...


Hakim değerler sistemi ve eğitim


Ne güzel bürokrat ne güzel müftü!


“Ne ekersen onu biçersin”


Önümüzü açacak bir öncü kuşak için 100 Kitaplık Okuma Listesi


Çocuklar, gençler ve büyükler


Çocukları kim koruyacak?


Demokrasinin onursuzluğu ya da onursuzların demokrasisi


Kişiliğimiz ve ahlakımız markamız olsun!