Osmanlı'da kimler savaş esirleri sayılıyordu

Osmanlı’da savaş esirleri, sadece savaş alanında esir edilen askerleri kapsamıyor, bölgeden esir alınan kadın, erkek ve çocuklarla Osmanlı’daki köle nüfusunun önemli bir yekûnunu oluşturuyordu.

Osmanlı'da kimler savaş esirleri sayılıyordu

İstanbul Teknik Üniversitesi İnsan ve Toplum Bilimleri bölümü öğretim üyesi Dr. Fatma Sel Turhan Boğaziçi Üniversitesi Tarih Bölümü’nden mezun olduktan sonra mezkur üniversite ve bölümde “The Abolition of the Janissary Army and Its Reflections” başlıklı tezi ile yüksek lisans ve “Rebelling for the Old Order: Ottoman Bosnia, 1826-1836” serlevhalı tezi ile de doktorasını tamamlamış.

Anlayış Dergisi’nde editör, SETA Vakfı’nda Balkan Uzmanı, Yunus Emre Enstitüsü’nde Strateji Geliştirme Müdürü ve FSMVÜ Tarih Bölümü’nde öğretim üyesi olarak çalışan Dr. Turhan halen İstanbul Teknik Üniversitesi’nde öğretim üyesi olarak görev yapıyor.

Dr. Fatma Sel Turhan'ın 18. Yüzyıl Osmanlı’da Savaş Esirleri başlıklı kitabı

Balkan Tarihi alanında uzmanlaşan Dr. Turhan’ın konuyla ilgili makalelerinin yanı sıra, 1826’da Yeniçeriliğin kaldırılmasının akabinde Bosna’da yaşanan isyan dönemini ele aldığı “The Ottoman Empire and the Bosnian Uprising: Janissaries, Modernisation and Rebellion in the Nineteenth Century” isimli çalışması I. B. Tauris Yayınevi tarafından yayımlandı.

Bu kitabın Türkçe versiyonu “Eski Düzen Adına” ismiyle  ve yerel bir tarihçi olan Novili Ömer Efendi’nin Tarih-i Bosna isimli eserinin çeviriyazı ve değerlendirmesi “Osmanlı-Habsburg Savaşları” adıyla Küre Yayınları tarafından yayımlandı.

Turhan geçtiğimiz günlerde Osmanlı’da Savaş Esirleri isimli yeni bir kitap yayınladı. Okumakta olduğunuz söyleşi de yazarın son kitabı özelinde şekillendi.

Vadi Yayınları’ndan okuyucuların irfanına arz edilen 18. Yüzyıl Osmanlı’da Savaş Esirleri’nde yazar mezkûr yüzyılda savaş esirliği meselesinin Osmanlı Devleti’nde nasıl uygulandığını detaylı bir analize tâbi tutuyor. Bu kapsamda Karlofça’dan Yaş’a kadar antlaşmalara konu olan savaşlarda Osmanlı’nın aldığı esirleri, zindanlardaki miri esirlerden köle statüsündeki esirlere, kimliklerinden dağıldıkları coğrafyalara, sahiplerinin kimler olduğundan antlaşmalarla gerçekleşen tahliyelerde neler yaşadıklarına ve bu süreçlerin nasıl işlediğinden ne tür güçlüklerle karşılaşıldığına kadar, külliyetli bir arşiv malzemesinin ışığında “Osmanlı’da esirlik” kavramını anlamaya ve anlatmaya odaklanıyor.

Osmanlı’da savaş esirlerinin sadece savaş alanında esir edilen askerleri kapsamadığını, bölgeden esir alınan kadın, erkek ve çocukların Osmanlı’daki köle nüfusunun önemli bir yekûnunu oluşturduğunu belirten Dr. Fatma Sel Turhan, “Kimlerdi bu esirler, nasıl tutsak ediliyorlardı?”, “Osmanlı coğrafyasına nasıl dağılıyor, kimlerin elinde bulunuyorlardı?”, “Esaret sırasında neler yaşıyor ve salıverilmeleri kararlaştırıldıktan sonra onları nasıl bir süreç bekliyordu?” gibi önemli sorulara da cevap arıyor.

Söz konusu sorulara verilmiş birbirinden yetkin cevaplar kitapta; kitapla ilgili tadımlık bir sunum ise okumakta olduğunuz mülakatta yer alıyor.

Fatma Hanım, öncelikle tebrik ediyorum. Kitabınız hayırlı mübarek olsun. Kitaba geçmezden önce Balkanlara yönelik ilginizin kaynağına değinelim. Balkanlar’a nasıl yöneldiniz?

Öncelikle teşekkür ederim. Balkanlar’la ilgilendiğimi söylediğim zaman genellikle ilk soru Balkan kökenli misiniz, şeklinde oluyor. Bölgesel çalışmalarda etnik aidiyet oldukça yaygın, ancak benim hikâyem böyle değil.

Nasıl bir hikâye?

Doktora çalışmalarımda Balkanlar’a ve özelde Bosna’ya yönelmek Yüksek Lisans çalışmalarım sırasında karar verdiğim bir konu oldu. Sizin de az önce belirtiğiniz gibi Yüksek Lisans’ta tez konum Yeniçeriliğin kaldırılması ve bunun imparatorluktaki yansımaları idi. Konuyu araştırırken bu ilgaya en büyük reaksiyonun Bosna bölgesinden geldiğini fark ettim. Öyle ki halkın ilgaya duyduğu rahatsızlık bir müddet sonra büyük bir isyana dönüşmüştü. İmparatorluğun diğer yerlerinde bu kadar büyük bir reaksiyon görülmezken Bosna halkı Yeniçeriliğin kaldırılmasından niçin bu kadar rahatsızdı? Halkı İstanbul’daki merkeze karşı bir isyan hareketi başlatmaya iten sebepler nelerdi? Bu gibi sorularla özelde Bosna, genelde de Osmanlı dönemi Balkanları’nı araştırmaya başladım.

Osmanlı genişleme vizyonunu batıya yöneltti

Sizce Osmanlı’nın Balkanlara yönelik alâkası nereden geliyordu?

Osmanlı’nın Balkanlar’daki varlığı 1354’te Çimpe Kalesi’nin alınışıyla başlıyor, dolayısıyla imparatorluğun ömrü ile kıyasladığımızda çok erken bir dönemden itibaren Balkan ülkesi olmuş bir devlet söz konusu. Balkan coğrafyasında Kosova, Üsküp, Selanik gibi İstanbul’dan çok daha önce Osmanlı olmuş çok sayıda şehir mevcut; bu durum Osmanlı’nın izlediği fetih stratejisiyle yakından alâkalı. Bir uç beyliği olarak kurulan Osmanlı, başından itibaren genişleme vizyonunu Batı’ya yöneltmişti. Bunda Osmanlı’yı çevrelen şartların, mesela Bizans’ın güçsüzlüğünün veya Batı’nın feodal beyliklerce bölünmüş olmasının da etkisi büyük.

Osmanlı bir Balkan ülkesidir

Osmanlı’nın Balkan politikasına dair bir şey söyleyeceksek, buna Osmanlı’nın bir Balkan ülkesi olmasından ve bu toprakları aslî toprakları olarak görmesinden başlayabiliriz.

Bölge hangi saiklerle Balkan coğrafyası, Balkanlar adıyla anılır olmuş?

Aslında Balkanlar’ın Osmanlı’daki adlandırması Rumeli-i Şahane, yani Şahane Rumeli idi. Sadece bu adlandırma bile Osmanlı’nın hem imparatorluk vizyonuna hem de Balkan algısına dair çok şey söylüyor. Bölgeyi Bizans’ın adlandırdığı şekilde adlandırmaktan çekinmeyen ve bu toprakların Osmanlı’nın ana toprakları olduğunu gösteren bir adlandırma bu. Osmanlı arşiv kaynaklarında bölgenin Balkanlar olarak adlandırılması da mevcut ama buna çok sık rastlanmıyor. Balkanlar yüksek dağlar anlamına gelen bir kelime ve coğrafyanın dağlık yapısıyla ilgili bir anlatı söz konusuysa o taktirde Osmanlı kaynaklarında “Balkanlar” kavramı kullanılıyor. Balkan kavramının yaygınlık kazanması, 19. Yüzyıl başlarında, Avrupa’nın bölgeye artan ilgisinden sonra gerçekleşiyor ve yavaş yavaş bölge “Rumeli-i Şahane’den Balkanlar’a evriliyor. Bugün, bölünmüşlük, parçalanmışlık anlamına gelen İngilizcedeki balkanization kavramının Balkanlar’ın 19. Yüzyıldan itibaren yaşadığı tecrübeden mülhem türetildiğini belirtirsek, bu ismin yaygınlaşmasındaki sebepleri ve Avrupa’nın 19. Yüzyılda bölgeye artan ilgisini daha kolay anlayabiliriz.  

"Suyun ötesi" yakınlığı ifade ediyor

“Suyun öte tarafı” ifadesi de Balkanları tanımlama çabasıyla üretilmiş sanırım. “Suyun “ötesi”, Osmanlı cihan hâkimiyeti mefrûkesi tarihinde hangi manaları havidir?

Bu tanım daha ziyade Balkan coğrafyasından Anadolu’ya göç eden muhacirler tarafından kullanılan ve 19. Yüzyılda bu toprakların yavaş yavaş elimizden çıkmasıyla yaygınlık kazanan bir kavram. Suyun öte tarafı ifadesi, doğal olarak aslında yakınlığı ifade ediyor; ancak 19. Yüzyıla kadar Osmanlı için Balkanlar suyun öte tarafı bile değildi; Osmanlı’nın bizzat kendisiydi.

Osmanlı Devleti'nin Balkan coğrafyasını fethetmesiyle birlikte bölgede ne tür sosyal ve ekonomik gelişmeler yaşanmıştır?

Bugün dünya tarihçileri çok kültürlü, çok etnikli ve çok dinli örgütlenmelerin en iyi örneklerinden biri olarak tereddütsüz Osmanlı’yı örnek gösteriyor ve Balkanlar’da yaşananları “Pax Ottomana, Osmanlı Barışı” olarak tanımlıyorsa, bunda Osmanlı’nın bölgede kurduğu sistemin katkısı çok büyük. Fethedilen bölgelerde şehirleşmenin yaygınlaştırılması, ekonomik refahın artırılması ve hoşgörülü bir toplumsal yapının oluşturulması Osmanlı’nın öncelikli hedefleriydi.

Böyle bir girişten sonra kitaba geçelim dilerseniz. Ne kadarlık bir hazırlık ve emeğin ardından kitap okuyuculara merhaba dedi?

Kitabın ana malzemesi arşiv kaynakları olduğu için, zaman zaman araya başka işlerin de girdiği birkaç yıllık bir araştırma, çözümleme ve yazma işleminden sonra kitap ortaya çıktı. Başbakanlık Osmanlı Arşivleri’nin Bab-ı Asafi, Ali Emiri, İbnülemin, Hatt-ı Hümayunlar, Cevdet Tasnifi gibi tasnifleri çalışmanın ana malzemesini oluşturdu.

Arşivlerimizde konunuzla ilgili kayıtlara dair neler söylemek istersiniz?

Kitap, Osmanlı’nın 18. Yüzyılda Batı’yla giriştiği savaşlarda aldığı esirlere odaklanıyor. Konunun tespiti de bir başka konuyu, Osmanlı’nın 18. Yüzyılda Habsburg sınırı boyunca yaşadığı tecrübeyi araştırırken karşıma çıkan ve bana ilginç gelen, esirlere dair belgeler üzerine oldu. Belgelerde Osmanlı’nın Bosna sınırında topladığı esirlerden sıkça bahsedilmekteydi. Bu esirlerin sadece savaşan askerler olmaması beni ,Osmanlı’da köle temininin önemli bir yolu olan savaş esirliğine dair daha derin bir araştırma yapmaya sevk etti.

Osmanlı savaş esiri denilince ne anlamamız gerekiyor? Osmanlıda esirlik kavramına değinir misiniz?

İslamiyet’e göre bir kişinin köleleştirilmesi ancak savaş sırasında tutsak edilmişse veya köle olarak doğmuşsa meşru kabul edilir; Osmanlı’da da kölelerin büyük çoğunluğu savaş esirlerine dayanmaktaydı. Her ne kadar 16. yüzyıl sonrası dönemde zaferlerin azalmasıyla birlikte savaş esirleri rakamlarında bir miktar düşüş olduysa da, kaybedilen savaşlardan sonra bile savaş alanlarından Osmanlı merkezine doğru ciddi bir savaş esiri akışı devam etmiştir. 18. yüzyılda Osmanlı’nın kaybettiği savaşlar sırasında dahi on binlerce savaş esiri aldığını görüyoruz ve bu esirler sadece savaşan askerler değil, savaşılan bölgeden alınan, kadın ve çocuklar da dahil genel halkı içeriyordu. Bu durumun sadece Osmanlı’ya özgü olmadığını ayrıca belirtelim. Bu dönemde savaşa katılanlar için maddi beklenti, savaşın risklerini göze almayı teşvik eden önemli unsurlardandı ve tıpkı Osmanlı gibi 17. veya 18. yüzyıl Avrupa imparatorlukları için de bu durum normaldi. Alınan esirler ve onlara ait mal-mülk, savaşa katılanların ve daha sonraki aşamada esir alan birliğin hanesine yazılmış bir kazanç olarak görülüyordu. Alınan bu esirler İstanbul’a aktarılıyor, bir kısmı miri esir statüsüyle devlet için ayrıldıktan sonra diğerleri köle pazarları vasıtasıyla, köle statüsünde geniş Osmanlı coğrafyasına dağılıyordu.

Bu tablonun içerisinde kadınların ve çocukların özel bir statüsü var mıydı?

İncelediğimiz dönemde kadın ve çocukların da savaş esiri olarak alındıklarını, bazen çocukların ebeveynleriyle birlikte bazen de yalnız olarak birinin sahipliğine geçtiğini görüyoruz. 

Osmanlı coğrafyasında ve bahusus incelediğiniz 18. yüzyılda Osmanlı Cihan Devleti’ne komşu ülkelerdeki esirlerin vaziyetleriyle Osmanlı eserlerinin durumları mukayese edildiğinde karşımıza neler çıkar?

Öncelikle savaş esirliği meselesinin ülkelerin bir birini yargılamak için değil, dönemin şartlarını içeriden anlamak için iyi bir vesile olduğunu belirtelim. 18. yüzyıl dünyasında savaşan iki ülkenin karşı ülke tebaasını esir edip kendi topraklarına götürmesi normal karşılanan bir durumdu ve bu dönemde devletlerin savaşı bitirdikten sonra ilgilendikleri önemli bir mesele de, karşı tarafta kalan esirlerinin tahliyesiydi. Osmanlı’da savaş esirliği meselesi de belli iç hukuk kurallarına bağlıydı. Eğer esir, köle pazarına intikal etmiş ve köle haline gelmişse kölelik hukukuna tâbiydi. Eğer miri esir statüsüyle devlet eliyle çalıştırılıyor veya hapsediliyorsa o taktirde de yine devletin belirlediği düzenlemeler ve kurallar geçerliydi. Miri esir statüsündeki her bir esirin makam ve mevkisine göre kalacağı yerin belirlendiği ve üst rütbeli esirlere bir maaş taktirinin yapıldığı, oldukça detaylı bir sistem söz konusuydu.

Sizin ilave etmek istediğiniz hususlar nelerdir?

Zaman zaman savaşılan devletin Osmanlı topraklarındaki yetkililerinin, mesela büyükelçilerinin esirlerle ilgili şikayetleri gündeme getirdiğini görüyoruz; aynı durum Osmanlı için de söz konusu. Osmanlı da savaşılan ülkelere gönderdiği sefirleri vasıtasıyla kendi esirlerinin akıbeti hakkında tek tek bilgi toplamaya ve teslim hususunda şikayetler varsa bunları yetkililere ulaştırmaya çalışıyordu. Özellikle büyükelçiler, esirlerle ilgili şikayetlerin en üst yetkililere kadar ulaştırılmasında önemli bir rol üstleniyordu. Bu tür şikayetlerde Osmanlı yetkililerinin meseleleri oldukça sıkı takip ettiğini görüyoruz. Her ne kadar esir sahipleri esirleri teslim etme noktasında isteksizlik duysalar da devletin meseleyi oldukça ciddiye aldığını ve teslim konusunda yaşanacak sıkıntıların giderilmesi için zaman zaman görevlilere sert uyarılarda bulunduğunu rahatlıkla söyleyebiliriz.

Son olarak okuyucularımıza nasıl bir mesaj iletmek istersiniz?

Savaş esirliği meselesi hem geniş zamanlı hem de çok boyutlu bir mesele. Araştırmacılar açısından, özellikle farklı ülke arşivlerine odaklanarak yapılacak çalışmalar konuyu zenginleştirecektir. Esirler ve savaş esirleri konularına meraklı okuyucular açısından ise, kölelik ve korsanlık çalışmalarını da okumalarına dahil etmek konuyu tamamlayıcı olacaktır.

Kaynak: İttifak Gazetesi-İbrahim Ethem Gören'in söyleşisi

Diğer Haberler

Ülü’l-emr kimdir?


Yaşamak için sporu seçtim


İnsanlık sınavını Aylan’la kazanacağız


Toplumsal adaletin yolu zekâttan geçer


Dindarlığımız Gösterişin Kurbanı Oldu


Bağımsız Kilise çekişmesi ve Türkiye'nin rolü


Filipinler'deki 40 yıllık barış sürecinde gelinen son nokta


Başarı için ahenkli bir orkestra gibi çalışmalıyız


Küresel oyunu değiştiren proje: CPEC


Dünya, Filistin meselesinde üç maymunu oynuyor


Türkü bilmeyen adamdan tarihçi olmaz


Gelenekler kaybolmaz, sırlanır değerini bilen birileri tekrar canlandırır