Petrol üzerinden hakimiyet kavgasında son durum

‘Petrol’ün laneti’nin kimi zaman yüksek, kimi zaman da düşük fiyat düzeyleri üzerinden ortaya çıkması kaderin bir cilvesi gibi görünüyor.

Petrol üzerinden hakimiyet kavgasında son durum

Petrol üzerinde oynanan oyunlarda kimin eli zayıf kimin güçlü olduğunu süreç belirleyecek.

21. yüzyılda, özellikle de 2008’de patlak veren küresel ekonomik krizden bu yana, dünya ekonomisi içindeki alışılmış dengelerin, eğilimlerin ve temel parametrelerin hızla değiştiğine şahit oluyoruz.

Bu bağlamda ekonomik sıkıntılara ve krizlere neden olduğu düşünülen ana faktörlerin ve sistem çapındaki krizlerin sebep ve sonuçlarının farklılaştığı da ortada.

Küresel büyümenin ana dinamikleri, uluslararası ticaret rejimi, finansal serbestleşme şartları, küresel üretim ağları ve rekabet ortamı çok hızlı bir dönüşüm sürecinden geçiyor.

Bu süreçte ortaya çıkan kapsamlı dönüşümlerin hiç şüphesiz en önemlilerinden biri de, küresel piyasalarda petrol fiyatlarında görülen ‘önlenemeyen düşüş’ ile ilgili.

Geçtiğimiz yıllarda küresel piyasalarda yükselen risklerin tetiklediği en önemli faktörlerden biri, petrol ve emtia fiyatlarının kontrolden çıkmış bir biçimde artmaları ve bu durumun da üretim maliyetlerini yukarıya çekip ekonomik yavaşlamaya neden olmasıydı.

Ancak son yıllarda ortaya çıkan ekonomik durgunluk ortamında böylesi alışılmış bir trendin ortaya çıkmadığı; aksine petrol fiyatlarının alışılmadık biçimde düşük bir seviyede kaldıkları görülüyor.

Özellikle 2014 yılından bu yana küresel piyasalarda ham petrol fiyatları sürekli aşağı yönlü bir seyir izliyor ve bunun sonucunda da ortaya, küresel enerji endüstrisinin on yıllar boyunca şahit olmadığı bir düşük fiyat platosu çıkmış durumda.

Örnek vermek gerekirse 2008’deki küresel kriz sırasında 130 dolar seviyesine kadar çıkan petrol fiyatları; 2014’te 100 dolar civarına, günümüzde ise bunun yarısı olan 50 dolar civarına kadar inmiş bulunuyor.

Uzun yıllar boyunca bütçe hesaplarını ortalama 100 dolar civarında seyreden bir uluslararası petrol fiyatı üzerinden yapmaya alışan petrol ihracatçısı ülkeler için bu durumun son derece travmatik sonuçları olabilecek yeni dengeler oluşturduğu çok açık.

Bu yüzden artık eskiden olduğu gibi yüksek petrol fiyatlarının tetiklemesi muhtemel bir küresel ekonomik krizden ziyade; birçok farklı faktörün etkisiyle düşük kalan petrol fiyatlarının üretici ve ihracatçı ülkelerde tetikleyebileceği ekonomik, siyasi ve sosyal sonuçlar üzerindeki değerlendirmelerin öne çıktığını görüyoruz.

OPEC'in konumu

Küresel enerji piyasalarındaki arz-talep dinamiklerinin petrol fiyatları üzerindeki etkilerine baktığımızda ise özellikle ABD’nin kaya gazı gibi yeni teknolojiler kullanarak ülke içindeki üretim kapasitesini neredeyse iki katına çıkardığını ve Rusya’nın da düşük fiyatlardan kaynaklanan finansal problemlerine rağmen rekor düzeylerde üretime devam ettiğini görüyoruz.

Yine Kanada ile iç karışıklıklar sonrası toparlanmaya başlayan Irak’ın da uluslararası piyasalara petrol ihracatlarını artırdıklarını ve İran’ın da son dalga uluslararası yaptırımlara kadar bulduğu fırsat aralığında küresel petrol piyasasında önemli bir aktör olarak kaldığını not etmek gerekiyor.

Bu bağlamda üyeleri arasında çok derin fikir ve çıkar ayrılıkları bulunan, hatta bazı üyeleri arasında vekâlet savaşlarının farklı coğrafyalarda aktif olarak devam ettiği OPEC’in küresel bir enerji karteli olarak fiyatları kontrol etme kapasitesinin giderek düştüğü gözlerden kaçmıyor.

Aslında küresel piyasalarda petrol fiyatlarını bir oligapol mantığıyla kontrol etmek üzere kurulan Petrol İhraç eden Ülkeler Örgütü-OPEC’in varlığını dahi tamamen liberal bir perspektifle sorgulayıp problematize etmek mümkün.

Tarihte de liberal kanattan birçok yazar akademisyen ve iktisatçının bu konu ile ilgili eleştirel düşüncelerini ortaya koyduklarını; ancak enerji arz güvenliği ve fiyat istikrarı endişeleriyle bu eleştirilerin fazlaca ciddiye alınmadıklarını biliyoruz.

Ancak küresel güçler arasında katılımcı yönetişimi destekleyen G20 gibi platformların zayıfladığı, ticaret savaşlarının tüm oyuncuları tehdit etmeye başladığı, çok taraflı kurumsal yapılar yerine ikili ittifak ilişkilerinin öne çıktığı son yıllarda bir enerji karteli olarak OPEC de yavaş yavaş anlamsızlaşmaya başlıyor.

Zira önceki dönemlerde olduğu gibi petrol üreten ve ihraç eden tüm ülkeler kendi aralarında üretim artışı ya da kesintisi gibi konularda anlaşarak uluslararası piyasalardaki fiyatları yapay olarak yüksek tutma önceliği izleyecek durumda değiller.

Aksine kendi enerji ihtiyacını büyük ölçüde iç kaynaklardan karşılamaya başlayan ABD, düşük petrol fiyatlarını yerel üreticiler için bir teşvik olarak görüp destekliyor.

Buna karşın, siyasi rejimleri ile problemli olduğu Rusya, İran ve Venezuela gibi ülkeleri finansal açıdan zor durumda bırakabilmek için de petrol fiyatlarının düşük tutulmasını bir siyasi manivela olarak kullanıyor.

Aynı şekilde Suudi Arabistan’ın da mevcut durumdan kendi bütçe dengeleri zarar görse de, zaten uluslararası yaptırımların etkilerini iliklerine kadar hisseden İran üzerindeki mali baskıların daha da artması adına düşük petrol ve enerji fiyatlarının devamında ısrarcı olduğu biliniyor.

Bu gibi ikili ve çok taraflı stratejik ayrışmaların sayısını artırmanın mümkün olduğu OPEC üyeleri arasında üretim kesintileri konusunda eskiden olduğu gibi rahat anlaşma imkanı bulunamamasının küresel petrol arzını büyük miktarda artırdığını görüyoruz.

Petrola küresel talepte daralma

Talep tarafındaki gelişmelere baktığımızda ise küresel krizden sonra hızla toparlanıp güçlü bir büyüme ivmesi yakalayan ABD’nin petrol ihtiyacını kaya gazı teknolojileri sayesinde büyük ölçüde yerel kaynaklardan karşılamaya başlamasının, dünyanın en büyük enerji tüketicilerinden birini devreden çıkardığı söylenebilir.

Diğer taraftan, Almanya dışındaki AB ekonomilerinin küresel kriz sonrasında bir türlü toparlanıp yeniden büyüme patikasına girememeleri, küresel talep koşullarını zayıflatan ekstra bir etki oluşturmuş görünüyor.

Son olarak, ABD ile istemeyerek de olsa ticaret savaşları sürecine giren ve dünyanın imalat sanayi üssü olan Çin’de de ekonomik büyüme hızının düşmesi, dünyanın en büyük enerji tüketicilerinden birinin talep düzeyini görece aşağıya çekmiş durumda.

Çin’den başlayarak diğer yükselen ekonomilere doğru yayılan durgunluk, hem küresel ekonomik görünüm hem de enerji fiyatları üzerinde aşağı yönlü bir baskı etkisi oluşturdu.

Tabii bu faktörlerin üzerine güneş ve rüzgâr gibi yenilenebilir enerji kaynaklarından üretimin hızla yayılmasını ve başta taşıt araçları olmak üzere birçok alanda enerji kullanan motor ve teçhizatın teknolojik gelişmelerle daha verimli hale gelmesinin enerji talebinde sebep olduğu azalmayı da eklemek gerekiyor.

Sonuçta küresel finans krizine kadar dünya piyasalarındaki petrol talebi küresel petrol arzının üzerinde seyrederek fiyatları yukarı çekerken; kriz sonrası dünya ekonomisinde ortaya çıkan yavaşlamanın da etkisiyle sonraki yıllarda talep artışı, kriz öncesi dönemlerin gerisinde seyrediyor.

Dolayısıyla küresel enerji piyasalarındaki arz artışı, talep artışının düzenli olarak üzerinde kalarak küresel fiyat düzeylerinin tarihte hiç olmadığı kadar uzun bir süre düşük kalmasını sağlıyor.

Peki bu durum, ekonomik yapısı ağırlıklı olarak petrol üretimi ve ihracatına bağlı olan ‘petro-devletler’ üzerinde ne tür etkiler oluşturabilir?

Bu ülkelerde siyasi ve sosyal çalkantılara yol açabilir mi?

'Petro-devletler'de ne oluyor

Venezuela, Nijerya, Ekvator, Brezilya, Rusya gibi petro-devletlerin son yıllarda düşük enerji fiyatlarının yol açtığı çalkantılardan birinci derecede etkilendikleri biliniyor.

Bunlara başta Suudi Arabistan olmak üzere bütçelerinde devasa açıklar vermeye başlayan ve ekonomik yapılarını petrole bağımlı olmaktan kurtarmak için yeni yollar aramaya başlayan Körfez ülkelerini de eklemek gerekiyor.

Diğer taraftan küçük ölçekli üretim yapan birçok bağımsız enerji şirketi bu fiyatlarda zarar ettikleri için piyasayı terk etmek zorunda kalırken Chevron, Shell ve BP gibi küresel petrol devleri bile tasarruf tedbirleri almak ve işçi çıkarmak zorunda kalıyorlar.

Petrol üreticileri arasında hiç şüphesiz en dramatik gelişmelerin yaşandığı ülke, ihracat kapasitesinin yüzde 96’sı petrole dayanan ve bu açıdan tam bir ‘petro-devlet’ olan Venezuela. Düşük petrol fiyatlarının tetiklediği kıtlıklar, ekonomik kriz ve sefalet 2013’te yüzde 50’nin üzerinde halk desteğiyle iktidara gelen Nicholas Maduro’nun toplum nezdindeki popülaritesini oldukça aşındırmış durumda.

Küresel petrol fiyatlarının uzunca bir süre daha düşük seyretmesi ekonominin her yıl düzenli olarak küçüldüğü, enflasyonun hızla yükseldiği, işsizlik rakamlarının kontrolden çıktığı ve yer yer açlık tehlikesinin baş gösterdiği Venezuela’da çok ciddi siyasi ve sosyal çalkantılara neden olabilir.

Yine iç siyaseti oldukça çalkantılı bir görünüm arz eden ve ekonomisi doğal kaynaklara bağımlı olan Nijerya da düşük petrol fiyatlarının önemli siyasi ve sosyal sonuçlar doğurabileceği ülkeler arasında yer alıyor.

Nijerya’da halen üretim yapılan petrol kuyularının birçoğu verimli üretim dönemlerini doldurmuş durumda ve yeni teknolojik yatırımlarla modernize edilmeleri gerekiyor. Ancak petrol fiyatları bu kadar düşükken küresel şirketlerin bu altyapı modernizasyonu yatırımları için bütçe ayırmaları pek mümkün görünmüyor. Dolayısıyla zaman içinde üretim kapasitesinin düşmesi ve büyük ölçüde petrol gelirlerine dayanan kamu rezervlerinin erimesi, kırılgan siyasi ortam ve sosyal gruplar arasındaki ilişkilerde yeni gerilimleri tetikleyebilir.

Enerji sektöründe modernizasyon yatırımlarının yapılamamasının Ekvator ve Brezilya gibi Latin Amerika ülkelerinde de uzun vadede benzer sıkıntılara yol açması kuvvetle muhtemel.

Zaten bu ihtimali gören Brezilya’nın yeni Başkanı Bolsonaro’nun aşırı-sağ ve korumacı bir söylem üzerinden Trump yönetimi ile ilişkilerini güçlendirerek yeni gelir kaynakları yaratmak ve petrol gelirlerindeki azalmayı kompanse edecek yeni kanallar açmak arayışında olduğu görülüyor.

Petrol fiyatları Rusya'nın küresel etkinliğini sınırlıyor

Yukarıda sözünü ettiğimiz ülkelerin yanında Rusya’da da siyasi ve ekonomik istikrarın devamı açısından petrol fiyatlarının düzeyi büyük önem taşıyor. Vladimir Putin’in tüm liderlik karizmasına ve güçlü siyasi yapılanmasına rağmen ekonomisi büyük ölçüde petrol ve doğalgaz ihracatına bağlı olan Rusya’nın küresel sistemde ABD ile stratejik mücadelesini finanse edebilmesi için daha yüksek enerji fiyatlarına ihtiyacı var. Rus halkının yaşam standartlarını yükseltmek için sosyal harcamaları artırma sözü veren, farklı coğrafyalarda sürdürdüğü vekalet savaşları ve teknolojik modernizasyon için savunma bütçesini ciddi miktarda yükseltmek durumunda olan, ilhak ettiği Kırım’a kaynak aktarmak isteyen Rusya için 50 dolar civarındaki petrol fiyatları hiç de arzu edilebilir değil. Körfez ülkeleri ile karşılaştırıldığı zaman petrol çıkarma maliyetleri görece yüksek olan Rus şirketleri bu fiyat düzeylerinde zarar etmeseler de; karlılık düzeylerini artırma ve Rusya’nın cari fazlasına katkı verme şansları pek bulunmuyor. Dolayısıyla düşük petrol fiyatları, Rusya’da siyasi ve sosyal bir çalkantıyı orta vadede tetiklemek için yeterli olmasa da, Moskova’nın küresel etkinliğini kısıtlayan bir etki icra ettikleri için dikkatle izlenmekte.

Sonuç olarak, dünya ekonomisinin mevcut dengeleri içinde küresel piyasalardaki petrol fiyatlarının çok büyük jeo-politik krizler ve çatışmalar olmadığı sürece düşük seyredeceğini öngörmek zor değil. Bu düşük fiyat ortamı, ekonomik yapısı petrol ihracatına büyük oranda bağımlı olan ‘petro-devletler’ için çok ciddi siyasi riskler barındırıyor. Uluslararası yaptırımların etkilerini de bu resme eklediğimizde önümüzdeki dönemde birçok ülkede ortaya çıkması muhtemel siyasi ve sosyal çalkantıların düşük petrol fiyatlarının tetikleyeceği ekonomik sıkıntılar tarafından motive edilmesi kuvvetle muhtemel.

‘Petrol’ün laneti’nin kimi zaman yüksek, kimi zaman da düşük fiyat düzeyleri üzerinden ortaya çıkması kaderin bir cilvesi gibi görünüyor.

[Prof. Dr. Sadık Ünay İstanbul Üniversitesi İktisat Fakültesi öğretim üyesidir]

Kaynak:AA

Önceki Haber
Afrika'da gözü olmayan devlet yok

Sonraki Haber
Suriye’deki durum 2011 öncesine mi dönüyor